*Eski “Cermen” harflerine “runa” (sır) denilirdi. Benzerlikleri yüzünden Eski Türk harflerine de runik denilir.
Eski Türk Runaların Sırrı

Cermen ve Eski Türk runaların arasındaki benzerlikler çok şaşırtıcı. Bu konu bilimde uzun süre ihmal edildi. Bir Türkoloji öğrencisi eski bir tartışmayı yeniden alevlendirmeye çalışıyor.
Siz ne düşünüyorsunuz? Ayasofya’da bulunan runalar kimin eseri?
Bugün Vikinglerin eserleri oldukları kabul ediliyor, halbuki burada Türk runa yazarları da iş başında olmuş olabilirler.
Cermen runaları ve Eski Türkçe olanlarının, örneğin Sibirya’da ve Moğolistan’da bulunanlar, büyük benzerlikler gösterdiğini ima ediyoruz.
Evet, iki yazı da birbirine çok benziyor.
Fakat o Ayasofya’daki runalar gerçekten bir Viking ismi olabilir: “Halfdan”. Bu aslında daha çok İskandinav dünyasına işaret ediyor.
Evet, Lars Johanson bununla ilgili güzel bir makale yazdı. Ama bu runaların 20. yüzyılda da, içinde Halfdan diye bir Figür oynayan, „Röde Orm“ adlı Viking romanından esinlenerek yazılmış olabildiklerini öne sürüyor. 6. Yüzyılda Bizans İmparatorluk Saray’ında bulunan Eski Türk elçilerinin dışında 10. yüzyılda Macarlar ve Hazarlar da İmparator’u koruma ile görevli idiler, ve 11. yüzyılda Peçenekler de imparatorluk şehrine yerleşiyorlardı. Konstantinopolis’in yolunda İsveçli Varegler Doğu Avrupa’da muhtemelen benzer runa yazıları kullanan çeşitli halklarla buluşuyorlardı. Bundan ileri daha yeni araştırma sonuçları Avrasya kırlarındaki kültürel alışverişin uzun ön hikayesini gösteriyor. Bu yüzden karşılıklı etkilerin ve uzun vadeli beraberliklerin soruşturulması gerek.

Bu yazıtlara nihai bir teori üretmemiz gerekli değil, ama enteresan olan, çoğu kişinin Eski Cermen ve Eski Türk runaların kayda değer benzerliklerinden haberdar olmamaları ve bu yüzden Ayasofya’daki Runalara dair Eski Türk kökeni bile düşünmemeleri.
Eski Türk runalarla uğraşınca, ideolojilerin ve milliyetçiliklerin Runoloji’nin tarihinde önyargısız bir yaklaşımı engelledikleri belli oluyor.
Geçenlerde FAZ.NET’de yayımlanan Arnulf Krause ile Runa-Söyleşisi’ndensonra bize döndünüz ve “Eski Türk yazısının ve Runaların tarihi bağı” üzerine olan lisans tezinizedikkat çektiniz. Bilim tarihi araştırmanızda runalarla ve onların araştırılmasıyla ilgili ne buldunuz?
Hiç beklenmedik şeyler buldum. İlk olarak hemen hemen hiç karşılaştırmalı araştırma yapılmaması şaşırtıcıydı. Genellikle birbirinden ayrı incelenmişler, kapsamlı karşılaştırma yapılmamış.
Bilim tarihinden bize bir kaç çarpıcı aşama söyleyebilir misiniz?
Bugün hemen hemen hayal edilemeyen bir unsur: Görünüşe göre Orta Çağ’da insanlar akrabalıklarına inanıyorlardı. Bunu yeni yapılan mit araştırmalarının sonuçları gösteriyor, en başta Michael Borgolte’nin araştırmaları. En erken 7. yüzyılda Frenk göç destanı, Frenklerin Türklerle beraber Truva’dan Avrupa’ya göçtüklerini anlatıyor. Ama “Türk” ile kimin kastedildiği daha kesin bilinmiyor. 11. yüzyılın sonunda ilk haçlı seferlerinde Selçuklularla buluşulması halkların soy birliğinin hatırasını canlandırıyor. Geçenlerde Mirko Gründer bunu araştırdı. 13. yüzyılda yazılan Eski İzlandaca “Nesir-Eda“, herhalde bundan ayrı bir efsaneye dayanarak, mistik runa icadcısı Odin’i Asya’daki “Tyrkland”dan çıkarıyor:
“Odin eşi gibi kehanet yeteneğine sahip idi ve kehanetlerinde isminin yukarıda, dünyanın kuzey yarısında tanınacağını ve tüm krallardan saygı göreceğini öğrendi; bu yüzden Tyrkland’dan yolculuğa çıkmak istedi. Yanında kalabalık bir topluluk götürdü, genç ve yaşlı insanlar, yanında çok kıymetli eşyalar taşıyan erkekler ve kadınlar. Ve içinden geçtikleri ülkelerde onların üzerine çok şanlı hikayeler anlatılıyordu, öyle ki insanlardan çok tanrılara benzedikleri dile getiriliyordu. Yolculuklarını kuzeydeki, bugün Saksonya denilen ülkeye gelmeden önce durdurmadılar. Orada Odin uzun süre kaldı ve ülkenin büyük bir kısmını egemenliğine aldı.“ (Arnulf Krause, „Edda des Snorri Sturluson“, S. 12)
Sonra mitlerin ve gerçek dünya bakışının ilişkisine eleştirel olarak bakmamız lazım. Nasıl devam etti?
Osmanlıların Konstantinopolis’i 1453’de fethetmelerinin şokundan sonra Roma’da yeni bir haçlı sefer fikri ortaya çıkıyor. Buna göre Hıristiyanlığın düşmanlarına karşı bir savunma gerekiyor. Sözde “Türk Tehlikesi” acımasız bir karşıtlık iddia ediyordu. Enea Silvio Piccolomini, sonraki Papa II. Pius, Papa’nın elçisi olarak Almanya’da Türklere karşı bir savaşın en ateşli savunucusu oldu. 1454 ve 1455’de Regensburg, Frankfurt am Main ve Wiener Neustadt’da ünlü “Türk konuşmalarını“ yaptı: Türkleri, Bernd Schneidmüller’in de tespit ettiği gibi, birleşik soy efsanelerinin geleneklerinden dışlayan yeni bir Avrupa fikrini temsil ediyor ve kökenlerini diğer hor görülen ezilen halklara dayandırıyor. Alman dinleyicilerine de o zaman ilk kez “Vos Germani!” (Siz Cermenler!) diye sesleniyor. Fakat Alman Beyleri önleyici hareketlere hazır değildi. Piccolomini’nin işini tamamlayamadan dönmesi gerekti. O zaman da Hersfeld Manastırı’nda yaklaşık binbeşyüz yıldır kayıp olan Tacitus’un „Germania“ kitabı aniden bulundu ve Roma’ya götürüldü. Görünüşe göre orada kitap Piccolomini’nin eline geçti. Antik otoritelerin yardımıyla Cermenleri zamanın Almanlarıyla bir tutuyor ve hiçbir zaman başka halklarla karışmadığını, söz konusu halkı Avrupa’nın savaşçı halkı olarak ifade ediyor.

Şimdi yine Cermen mitindeyiz.
Evet, Piccolomini’nin dile getirdiği Tacitus’un Cermenleri Almanlarla bir tutması 1471’de Giannantonio Campano tarafından Alman Parlamentosu’nda yeniden gündeme getiriliyor, yine Türklere karşı savaş hevesi yaratmak için. Cermen miti Türk korkusu ve Haçlı Seferleri bağlamında yeni Avrupa fikriyle birleşiyor. İkisi de Türklere karşı bir savaş çağrısı için kullanılıyor. Sonuç olarak Avrupa Hıristiyanlıkla eşitlendiriliyor. Yeni bir haçlı seferi başlatılmasa da yeni yüzyılın başına kadar Türklerin yabancı, karşıt hatta düşman olduğu fikir olarak kabul ediliyor. Böylelikle tarih anlayışı yeni çağ devriminde, Borgolte’nin tespit ettiği gibi, „temelden“, akrabalıktan düşmanlığa çevrildi. Karoline Döring üstelik Türk Savaşı Tartışması’nın matbaala birlikte Avrupa’da yeni bir kapalı dini-siyasi kamuoyu meydana getirdiğini göstertiyor.
Runaların değerlendirilmesinde başka bir aşama daha İsveç milliyetçiliğinden devreye sokuluyor.
16. yüzyılda Cermenlerin ululaştırılması İskandinavya’daki bilginlerin runalar üzerindeki ilgilerini uyandırdı. Özellikle İsveç’te siyasi süper güç hayalleri „İskandinav Rönesans“’ına şevk verdi. İlk önce Magnus-Kardeşleri, İsveç’in son katolik piskoposları, İtalya’daki sürgünlerinden İsveçce „göticism“ adı verilen ideolojiyi inşa ediyorlar. Johannes Messenius, muhtemelen zamanının en önemli İsveç tarihçisi, bu görüşü yumuşattı ve sadece ilk çağdaki bir göçten ileri Asya’dan İskandinavya’ya tekrarlayan göçler farz etti olduğunu öne sürdü. Ama bilim dünyasında runaların araştırılmasını kutuplaştıran Olof Rudbeck ‘in görüşleri kabul edildi. Rudbeck Eflatun’un Atlantis’ini İsveç’e taşıyor, sözde dünyanın en eski devleti, merkezi Eski-Uppsala’nın pagan tapınağında, runa yazısının da ortaya çıktığı yer. Ancak 18. yüzyılın başında İsveç süper gücünün Büyük Kuzey Savaşı’ndaki yenilgisi aşırı milliyetçi hayalleri temelden sarsıyor ve aynı zamanda Sibirya’daki runaların keşfinin önkoşullarını yaratıyor. Çünkü aşağı yukarı 25.000 İşveç askeri oraya sürgün edilip orada bu bilinmeyen efsanevi toprakların haritalanmasına yardım ettiler. Aynı anda bilginler de davet ediliyordu. İlklerden birisi Danzig’li doktor Daniel Gottlieb Messerschmidt. O Büyük Petro tarafından genel bir inceleme yapması için Sibirya’ya davet ediliyor. Messerschmidt Sibirya’da orada tutsak olan ve ona ilk akademik Sibirya seferinde eşlik eden Philipp Johann von Strahlenberg’e rastlıyor. Araştırma seferin birinci yılında bile, 1721’de, runalara benzeyen belirleyemedikleri yazılı dikili taşlar buluyorlar.


Yenisey nehrinde bulunuyoruz, geçenlerde tatildeki Putin’e sahne olarak gündeme gelen yerde.
Doğru, dünyanın en uzun nehirlerin birinde, bütün ülkenin arasından Kuzey Buz Denizine kadar uzanıyor, ırmak kolları Kızıl bölgesinde buluşuyor, büyük ve küçük Yenisey’in birleştikleri yerde. Akıntı yönünde yaklaşık 400 kilometre ileride,Abakan şehrinin yakınında, küçük bir kırda, büyük bir höyüğün üstünde bir işlenmiş taş dikiliydi. Strahlenberg’in yiyeni, o da sefere eşlik ediyordu, anıtı yerinde kağıda çizdi.
Sibirya’dan kaç tane runa taşı var?
Şu sırada Moğolistan’da, Altai dağlarında, Kazakistan’da, Kırgızistan’da yaklaşık 650 yazıt var, ve buluntular daha da DA ÇIKARILABİLİR Doğu Avrupa’ya kadar uzanıyor, üstüne sürekli yeniler geliyor. Yazıtlar nadiren kesin olarak okunup anlaşılabiliyor. Yorumlar genel olarak Orta Asya’daki „runaların“ Türk Gruplardan yazıldıklarını farz ediyor. En tanınmış anıtlar Moğolistan’dakiler. Bunlar en başta henüz 19. yüzyılın sonunda bulunan Tonyukuk, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları.
İyi, 18. yüzyılın keşif fazına geri dönelim.
Sonraki yılda Rusya ve İsveç barışıyor, von Strahlenberg runa taşlı eskizi Petersburg’da teslim ediyor ve Stockholm’a devam ediyor. 1727’de Gottlieb Siegfried Bayer, 18. yüzyılın en önemli doğu bilimcilerinden birisi, yazıtların bir kopyasını yayımlıyor ve başka yazılarla karşılaştırıyor. Ama yayını fazla ilgi görmüyor. 1730’da von Strahlenberg ünlü “Asya ve Avrupa’nın Kuzey ve Doğu Bölgesi Üzerine” adlı raporunu yayımlıyor. Halkların akrabalığını anlatan eski göç destanlarını hatırlatıyor ve dil karşılaştırmaları yapıyor. Von Strahlenberg, çok ilginç bir kişi, o dünya bakışımızı çok etkiledi, örneğin o Asya ve Avrupa kıtalarının sınırını Ural-Dağlarında tanımladı. Ama şimdi August Ludwig von Schlözer sahneye çıkıyor ve von Strahlenberg’in anlattığı runaları kimsenin bulamadığını söylüyor. Buluntuların yadsımasıyla bilimde yeniden bununla ilgili sonuçlar arka plana düşüyor. Ancak 1784’de II. Katharina Rus İmparatorluğu’ndaki tüm bilinmeyen yazıtların araştırılmasını başlatıyor.

Ondan sonra Wilhelm Carl Grimm ile bir dönüm gerçekleşiyor, Grimm kardeşlerden birisi, 19. yüzyılın başında bilimsel runa araştırmalarını başlatıyor. O yine runaların Sibirya’dan geldiklerini tahmin ediyor. O zaman durum çok değişken. Bir taraf buluntuları kabul edip karşılaştırılmalarını istiyor, öbür taraf yazıtları inkar edip bununla daha fazla ilgilenmek istemiyor.
Ama Batı’da göç destanlarının olması, gerçekten runaların Orta Asya’dan bir göçü olduğu anlamına gelmiyor. Zaten Avrupa’daki ilk runalar Orta Asya’nın 7. ve 8. yüzyıllarınla tarihlendirilen en eskilerinden çok daha eski bir tarihten kalmalar.
Orta Çağ’daki köken efsanelerinde göçün anlatı motifi hakimdi. Buna karşı itiraz daha Yeni Çağ’da siyasetten geldi. Gerçekten Orta Asya’da, runaların oradan gelmiş olmalarının görüşünü destekleyebilecek, daha eski buluntular da var. Örneğin Kazakistan’da Esik’da bulunan, milattan önce 5. yüzyıldan kalan, Altın Elbiseli Adamın kurganındaki gümüş kabın üstündeki runa harflerine benzeyen yazı. Efsaneler kesinlikle açık bir dünya görüşüne ve Orta Çağ’daki canlı kültürel alışverişine tanıklık ediyor. Yinede yazıların karşılaştırılması ilk önce herhangi bir köken teorisi öne koymadan gerçekleşmelidir.

Sibirya’daki runlarla nasıl devam etti?
Hatırlamak gerekiyor: Başta runaların Eski Türkçe oldukları bilinmiyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Finliler köklerini araştırmak için Sibirya’ya gidiyor. Oradaki runa keşiflerinden kataloglar hazırlıyorlar, ama yazıların çözülebileceği veya kime ait olduklarının tespit edilebileceği o sırada tahmin edilemiyor. Ludwig Wimmer, modern runa biliminin kurucusu, Kopenhag’da Latin köken teorisini savunuyor. Ondan ilginç bir pasaj var: “Rusya’da runalar bulunulsa çok enteresan olur, ama hiç bir şey bulunmadı“. Bu şaşırtıcı, Wimmer Sibirya runalarını gerçekten tanımıyor muydu? Bundan kısa süre sonra, 1889’da, Nikolai Jadrinzew Moğolistan’da, bir tarafı Çince ollmak üzere iki dilli bir anıt buluyor. Vilhelm Thomsen,Wimmer’in Kopenhag’daki bir meslektaşı, 1893’de bu sırlı yazıyı gerçekten çözebiliyor, ilk kelime „Tengri“, yani tanrı, „Türk“ kelimesi de anıtta bulunuyor. Ancak Thomsen yazıların birbirine sadece tesadüfen benzediklerinin tezini ortaya koyuyor, aynı yazı malzemeleri kullanılmış diye. Bu tahmin alternatif faktörleri değerlendirmeden gerçek kabul ediliyor. Bunun üzerine yazılar kategorik olarak birbirinden ayrı tutuldu ve ayrı bilim dallarında incelendi. Bu da runik yazının Nazi-Cermen ideolojisinin sembolü olarak kullanılmasına yol açtı. Dolayısıyla savaş sonrası runaların araştırılmasının önünde onlarca yıl engel teşkil etti. Ancak yeni binyılda Runoloji yeni bir evreye girdi. Şu anda dört farklı, Fenikeliler’e, Yunanlar’a, Etrüskler’e ve Latin alfabesine işaret eden, dört farklı köken tezleri tartışılıyor. Ancak şimdiye kadar ihmal edilmesiyle vahim sonuçlar doğuran runaların Orta Asya veya Türk kökene dayandığı tezi, yazıların sadece karşılaştırılması bile, yeni keşifler için büyük umutlar uyandırıyor.
Bence Kuzey Avrupa’daki bulunan en eski runalarla aradaki kronolojik mesafe bu tezin bir zayıf noktası. Yazıların benzerliği nasıl açıklanacağı, bence zor bir bilmece olarak kalıyor.
Bu tez bizi en azından Avrupa açısından Türk dil dünyasındaki runaları dışlamamaya çağırıyor. Bundan yeni bir araştırma alanı kazanılıyor. “Türkler“le erken zamanda kimin kastedildiği ve bu ismin gerçekten ne kadar eski olduğu ve efsanelerdeki önemli rolü nerden geldiği sorgulanabilir.

Aslında benzerlikleri en önemlisi. Araştırmalarıma bunlarla başladım. Yazıların en karakteristik özellikleri aynı. Yazı malzemeleri aynı – taş, kemik, tahta, metal ve Eski Türkçe’de üstelik kağıt. Harflerin benzerlikleri belli. Yazı yönleri iki yazıda da değişken. Ayrıca göze çarpan bir diğer unsur da iki sistemde de üst üste iki nokta gibi noktalama işaretlerinin kullanımının düzensiz olması. Yazı şekilleri de büyük benzerlikler gösteriyor. Bir önemli bulduğum keşif daha, kafiye formları – ve burada özellikle aliterasyon dikkat çekiyor. Aliterasyon Cermen literatürü için tipik – ve Türkçesi için de. Türk runa yazıtları çoğunlukla aynı aliterasyonla başlıyor, örneğin Kül Tigin yazıtının güney tarafında, bir sürü „T“’le: „Teŋri Teg Teŋride“. Çoğu zaman dini bir bağlam var, örneğin anıtların çoğu mezar taşı. Daha da ayrıca grafik ve morfolojiğin yanısıra içerik ve kosmolojik benzerlikler sorulabilir, özellikle ateş kültüyle ilgili.



Soran Uwe Ebbinghaus.
Çağıl Çayır tarih ve felsefe okudu ve eğitimini karşılaştırmalı literatür bölümünde Köln’de devam ediyor.
Konunun karmaşıklığı yüzünden söyleşİ yazılı hale getirildikten sonra kaynak notları, birtakım soru ve açıklama eklendi.
Uwe Ebbinghaus, Das Geheimnis der alttürkischen Runen (https://www.faz.net/-in2-9pujy)
Çeviren: Çağıl Çayır
Çeviriyi kontrol eden: Doç. Dr. Ceren Gürseler
