Eski Türk Runlarının Sırrı

*Eski Cermen harflerine “run” (sır) denilirdi. Benzerlikleri nedeni ile Eski Türk harflerine de run denilmekte.

Bu söyleşi ilk 22.08.2019 tarihinde FAZ.NET’te Almanca yayımlandı: Uwe Ebbinghaus, Das Geheimnis der alttürkischen Runen [Neues von den Germanen 7]. ©Frankfurter Allgemeine Zeitung GmbH, Frankfurt. Tüm hakları saklıdır. Röportaj: Uwe Ebbinghaus.

Cermen ve Eski Türk runlarının arasındaki benzerlikler çok şaşırtıcı. Bu konu bilimde uzun süre ihmal edildi. Bir Türkoloji öğrencisi eski bir tartışmayı yeniden alevlendirmeye çalışıyor.

Siz ne düşünüyorsunuz? Ayasofya’da bulunan runlar kimin eseri?
 
Çağıl Çayır: Bugün Vikinglerin eserleri oldukları kabul ediliyor, halbuki burada Türk run yazarları da iş başında olmuş olabilirler.
 
Cermen runlarının ve Eski Türkçe olanlarının, örneğin Sibirya’da ve Moğolistan’da bulunanlar, büyük benzerlikler gösterdiğini ima ediyoruz.
 
Evet, iki yazı da birbirine çok benziyor.
 
Fakat o Ayasofya’daki runlar gerçekten bir Viking ismi olabilir: “Halfdan”. Bu aslında daha çok İskandinav dünyasına işaret ediyor.
 
Evet, Lars Johanson bu konuyla ilgili güzel bir makale yazdı. Ama makalesinde bu runların daha 20. yüzyılda yazılmış olan “Röde Orm” adlı bir Viking romanın kahramanlarından olan “Halfdan” adından esinlenerek yazılmış olabildiklerini öne sürüyor. 6. yüzyılda Bizans İmparatorluk Saray’ında bulunan Eski Türk elçilerinin dışında 10. yüzyılda Macarlar ve Hazarlar da imparator’u koruma ile görevli idiler, ve 11. yüzyılda Peçenekler de imparatorluk şehrine yerleşiyorlardı. Konstantinopolis’in yolunda İsveçli Varegler Doğu Avrupa’da muhtemelen benzer run yazıları kullanan çeşitli halklarla buluşuyorlardı. Bundan ileri daha yeni araştırma sonuçları Avrasya kırlarındaki kültürel alışverişin geçmişi tarih öncesine dayandığını gösteriyor. Bu yüzden karşılıklı etkilerin ve uzun vadeli beraberliklerin soruşturulması gerek.

Ayasofya’dakİ “Halfdan” adı verilen yazıt – Resim: Çağıl Çayır

Bu yazıtlar için kesin bir teori üretmemiz gerekli değil, ama ilginç olan, çoğu kişinin Eski Cermen ve Eski Türk runlarının kayda değer benzerliklerinden haberdar olmamaları ve bu yüzden Ayasofya’daki runlara dair Eski Türk kökeni bile düşünmemeleri.
 
Eski Türk runlarıyla uğraşınca, ideolojilerin ve milliyetçiliklerin Runoloji’nin tarihinde önyargısız bir yaklaşımı engelledikleri belli oluyor.
 
Geçenlerde FAZ.NET’de yayımlanan Arnulf Krause ile Run-Söyleşisi’nden sonra bize döndünüz ve “Eski Türk yazısının ve runların tarihi bağı” üzerine olan lisans tezinize dikkat çektiniz. Bilim tarihi araştırmanızda runlarla ve onların araştırılmasıyla ilgili ne buldunuz?
 
Hiç beklenmedik şeyler buldum. İlk olarak hemen hemen hiç karşılaştırmalı araştırma yapılmaması şaşırtıcıydı. Genellikle birbirinden ayrı incelenmişler, kapsamlı karşılaştırma yapılmamış.
 
Bilim tarihinden bize bir kaç çarpıcı aşama söyleyebilir misiniz?

Bugün hemen hemen hayal edilemeyen bir unsur: Görünüşe göre Orta Çağ’da insanlar akrabalıklarına inanıyorlardı. Bunu yeni yapılan destan araştırmalarının sonuçları gösteriyor, en başta Michael Borgolte’nin araştırmaları. En erken 7. yüzyılda Frenk göç destanı, Frenklerin Türklerle beraber Truva’dan Avrupa’ya göçtüklerini anlatıyor. Ama “Türk” ile kimin kastedildiği daha kesin bilinmiyor. 11. yüzyılın sonunda Birinci Haçlı Seferinde Selçuklularla buluşulması halkların soy birliğinin hatırasını canlandırıyor. Geçenlerde Mirko Gründer bunu araştırdı. 13. yüzyılda yazılan Eski İzlandaca Nesir-“Edda”, herhalde bundan ayrı bir destana dayanarak, mistik run icadcısı Odin’i Asya’daki “Tyrkland”dan çıkarıyor:

“Odin eşi gibi kehanet yeteneğine sahip idi ve kehanetlerinde isminin yukarıda, dünyanın kuzey yarısında tanınacağını ve tüm krallardan saygı göreceğini öğrendi; bu yüzden Tyrkland’dan yolculuğa çıkmak istedi. Yanında kalabalık bir topluluk götürdü, genç ve yaşlı insanlar, yanında çok kıymetli eşyalar taşıyan erkekler ve kadınlar. Ve içinden geçtikleri ülkelerde onların üzerine çok şanlı hikayeler anlatılıyordu, öyle ki insanlardan çok tanrılara benzedikleri dile getiriliyordu. Yolculuklarını kuzeydeki, bugün Saksonya denilen ülkeye gelmeden önce durdurmadılar. Orada Odin uzun süre kaldı ve ülkenin büyük bir kısmını egemenliğine aldı.”

Arnulf Krause, “Edda des Snorri Sturluson”, s. 12.

Sonra destanların ve gerçek dünya bakışının ilişkisine eleştirel olarak bakmamız lazım. Nasıl devam etti?
 
Osmanlıların Konstantinopolis’i 1453’de fethetmelerinin şokundan sonra Roma’da yeni bir Haçlı Sefer fikri ortaya çıkıyor. Buna göre Hıristiyanlığın düşmanlarına karşı bir savunma gerekiyor. Sözde “Türk Tehlikesi” acımasız bir karşıtlık iddia ediyordu. Enea Silvio Piccolomini, sonraki Papa II. Pius, Papa’nın elçisi olarak Almanya’da Türklere karşı bir savaşın en ateşli savunucusu oldu. 1454 ve 1455’de Regensburg, Frankfurt am Main ve Wiener Neustadt’da ünlü “Türk konuşmalarını“ yaptı: Türkleri, Bernd Schneidmüller’in de tespit ettiği gibi, birleşik soy destanlarının geleneklerinden dışlayan yeni bir Avrupa fikrini temsil ediyor ve kökenlerini diğer ezilen halklara dayandırıyor. Alman dinleyicilerine de o zaman ilk kez “Vos Germani!” (Siz Cermenler!) diye sesleniyor. Fakat Alman Beyleri önleyici hareketlere hazır değildi. Piccolomini’nin işini tamamlayamadan dönmesi gerekti. O zaman da Hersfeld Manastırı’nda yaklaşık binbeşyüz yıldır kayıp olan Tacitus’un “Germania” kitabı birdenbire bulundu ve Roma’ya götürüldü. Görünüşe göre orada kitap Piccolomini’nin eline geçti ve Piccolomoni bu kitabı baştan beri kilisenin politikasına uydurarak sömürdü. Antik otoritenin yardımıyla Cermenleri zamanın Almanlarıyla bir tutuyor ve hiçbir zaman başka halklarla karışmadığını, söz konusu halkı Avrupa’nın savaşçı halkı olarak ifade ediyor.
 
Şimdi yine Cermen efsanesindeyiz.
 
Evet, Piccolomini’nin Tacitus’un Cermenlerini Almanlarla bir tutması 1471’de Giannantonio Campano tarafından Alman Parlamentosu’nda yeniden gündeme getiriliyor. Yine Türklere karşı savaş hevesi yaratmak için. Cermen efsanesi Türk korkusu ve Haçlı Sefer bağlamında yeni Avrupa fikriyle birleşiyor. İkisi de Türklere karşı bir savaş çağrısı için kullanılıyor. Sonuç olarak Avrupa Hıristiyanlıkla eşitlendiriliyor. Yeni bir Haçlı Sefer başlatılmasa da yeni yüzyılın başına kadar Türklerin yabancı, karşıt hatta düşman olduğu fikir olarak kabul ediliyor. Böylelikle tarih anlayışı yeni çağ devriminde, Borgolte’nin tespit ettiği gibi, “temelden”, akrabalıktan düşmanlığa çevrildi. Karoline Döring üstelik Türk Savaşı Tartışması’nın matbaa ile birlikte Avrupa’da yeni bir kapalı dini-siyasi kamuoyu meydana getirdiğini göstertiyor.

Runların değerlendirilmesinde başka bir aşama daha İsveç milliyetçiliğinden devreye sokuluyor.

16. yüzyılda Cermenlerin yüceltilmesi İskandinavya’daki bilginlerin runlar üzerindeki ilgilerini uyandırdı. Özellikle İsveç’te siyasi süper güç hayalleri “İskandinav Rönesans”ına şevk verdi. İlk önce Magnus-Kardeşleri, İsveç’in son katolik piskoposları, İtalya’daki sürgünlerinden İsveçce “göticism” adı verilen ideolojiyi inşa ediyorlar. Johannes Messenius, muhtemelen zamanının en önemli İsveç tarihçisi, bu görüşü yumuşattı ve sadece ilk çağdaki bir göçten ileri Asya’dan İskandinavya’ya tekrarlayan göçler olduğunu öne sürdü. Ama bilim dünyasında runların araştırılmasını kutuplaştıran Olof Rudbeck‘ın görüşleri kabul edildi. Rudbeck Eflatun’un Atlantis’ini İsveç’e taşıyor, sözde dünyanın en eski devleti, merkezi Eski-Uppsala’nın pagan tapınağında, run yazısının da ortaya çıktığı yer olarak iddia ediyor. Ancak 18. yüzyılın başında İsveç süper gücünün Büyük Kuzey Savaşı’ndaki yenilgisi aşırı milliyetçi hayalleri temelden sarsıyor ve aynı zamanda Sibirya’daki runların keşfinin önkoşullarını yaratıyor. Çünkü aşağı yukarı 25.000 İşveç askeri oraya sürgün edilip orada bu bilinmeyen efsanevi toprakların haritalanmasına yardım ettiler. Aynı anda bilginler de davet ediliyordu. İlklerden birisi Danzig’li doktor Daniel Gottlieb Messerschmidt. O Büyük Petro tarafından genel bir inceleme yapması için Sibirya’ya davet ediliyor. Messerschmidt Sibirya’da orada tutsak olan ve ona ilk akademik Sibirya seferinde eşlik eden Philipp Johann von Strahlenberg’e rastlıyor. Araştırma seferin birinci yılında bile, 1721’de, belirleyemedikleri runlara benzeyen yazılı dikili taşlar buluyorlar.

Sibirya’daki ilk run keşiflerin kopyası, Karl Schulmann tarafından çizildi (1721), Theophil Siegfried Bayer, “Vetus Inscriptio Prussica”, “Commentarii Academiae Scientiarum Imperialis Petropolitanae 2” (1729), s. 470-481, S. 592 – Resim: American Museum of Natural History Library

Yenisey nehrinde bulunuyoruz, geçenlerde tatildeki Putin’e sahne olarak gündeme gelen yerde.
 
Doğru, dünyanın en uzun nehirlerin birinde, bütün ülkenin arasından geçerek Kuzey Buz Denizine kadar uzanıyor, ırmak kolları Kızıl şehrinde buluşuyor, büyük ve küçük Yenisey’in birleştikleri yerde. Yaklaşık 400 kilometre akıntı yönüne doğru, Abakan şehrinin yakınında, küçük bir kırda, büyük bir mezar tepesinin üstünde bir işlenmiş taş dikiliydi. Strahlenberg’in yeğeni de sefere eşlik ediyordu. Anıtı yerinde kağıda çizdi.
 
Sibirya’dan kaç tane run taşı var?
 
Şu sırada Moğolistan’da, Altay dağlarında, Kazakistan’da, Kırgızistan’da yaklaşık 650 yazıt var. Buluntular daha Doğu Avrupa’ya kadar uzanıyor, üstelik sürekli yeniler geliyor. Yazıtlar nadiren kesin olarak okunup anlaşılabiliyor. Yorumlar genel olarak Orta Asya’daki “runların” Türk gruplar tarafından yazıldıklarını farz ediyor. En tanınmış anıtlar Moğolistan’dakiler. Bunlar en başta henüz 19. yüzyılın sonunda bulunan Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları.
 
İyi, 18. yüzyılın keşif fazına geri dönelim.


Sonraki yılda Rusya ve İsveç barışıyor, von Strahlenberg run taşlı eskizi Petersburg’da teslim ediyor ve Stockholm’a doğru devam ediyor. 1727’de Gottlieb Siegfried Bayer, 18. yüzyılın en önemli doğu bilimcilerinden birisi, yazıtların bir kopyasını yayımlıyor ve başka yazılarla karşılaştırıyor. Ama yayını fazla ilgi görmüyor. 1730’da von Strahlenberg ünlü “Asya ve Avrupa’nın Kuzey ve Doğu Bölgesi Üzerine” adlı raporunu yayımlıyor. Halkların akrabalığını anlatan eski göç destanlarını hatırlatıyor ve dil karşılaştırmaları yapıyor. Von Strahlenberg, çok ilginç bir kişi, o dünya bakışımızı çok etkiledi, örneğin o Asya ve Avrupa kıtalarının sınırını Ural-Dağlarında tanımladı. Ama şimdi August Ludwig von Schlözer sahneye çıkıyor ve von Strahlenberg’in anlattığı runları kimsenin bulamadığını söylüyor. Buluntuların yadsınılmasıyla bilimde yeniden bununla ilgili sonuçlar arka plana düşüyor. Ancak 1784’de II. Katarina Rus İmparatorluğu’nda bulunan tüm bilinmeyen yazıtların araştırılmasını başlatıyor.

“Sibirya’da bulunan bilinmeyen bir taş yazıttan” adlı makalede Peter Simon Pallas II. Katarina’nın emrinden söz ediyor – Resim: Niedersächsische Staats- und Universitätsbibliothek Göttingen

Ondan sonra Wilhelm Carl Grimm ile bir dönüm noktası gerçekleşiyor, Grimm kardeşlerden birisi, 19. yüzyılın başında bilimsel run araştırmalarını başlatıyor. O yine runların Sibirya’dan geldiklerini tahmin ediyor. O zaman durum çok değişken. Bir taraf buluntuları kabul edip karşılaştırılmalarını istiyor, öbür taraf yazıtları inkar edip bununla daha fazla ilgilenmek istemiyor.
 
Ama Batı’da göç destanlarının olması, gerçekten runların Orta Asya’dan bir göçü olduğu anlamına gelmiyor. Zaten Avrupa’daki ilk runlar Orta Asya’nın en eskilerinden, 7. ve 8. yüzyıllarınla tarihlendirilenlerden, çok daha erkenden kalmalar.
 
Orta Çağ’daki köken destanlarında göç anlatı motifi hakimdi. Buna karşı itiraz daha Yeni Çağ’da siyasetten geldi. Gerçekten Orta Asya’da, runların oradan gelmiş olmalarının görüşünü destekleyebilecek, daha eski buluntular da var. Örneğin Kazakistan’da Esik’da bulunan, milattan önce 5. yüzyıldan kalan, Altın Elbiseli Adamın kurganındaki gümüş kabın üstündeki run harflerine benzeyen yazı. Efsaneler kesinlikle açık bir dünya görüşüne ve Orta Çağ’daki canlı kültürel alışverişine tanıklık ediyor. Yinede yazıların karşılaştırılması ilk önce herhangi bir köken teorisi öne koymadan gerçekleşmelidir.

Philipp Johann von Strahlenberg ve Johan Anton Matern’in Rusya haritası (Büyük Tataristan), basan Philipp Jacob Frisch, Berlin 1730 – Resim: Niedersächsische Staats- und Universitätsbibliothek Göttingen

Sibirya’daki runlarla nasıl devam etti?

Hatırlamak gerekiyor: Başta bu runların Eski Türkçe oldukları bilinmiyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Finliler köklerini araştırmak için Sibirya’ya gidiyor. Oradaki run buluntularından kataloglar hazırlıyorlar, ama yazıların çözülebileceği veya kime ait olduklarının tespit edilebileceği o sırada tahmin edilemiyor. Ludwig Wimmer, modern run biliminin kurucusu, Kopenhag’da Latin köken teorisini savunuyor. Ondan ilginç bir pasaj var: “Rusya’da runlar bulunulsa çok enteresan olur, ama hiç bir şey bulunmadı”. Bu şaşırtıcı, Wimmer Sibirya runlarını gerçekten tanımıyor muydu? Bundan kısa süre sonra, 1889’da, Nikolai Jadrinzew Moğolistan’da, bir tarafı Çince olmak üzere iki dilli bir anıt buluyor. Vilhelm Thomsen, Wimmer’in Kopenhag’daki bir meslektaşı, 1893’de bu sırlı yazıyı gerçekten çözebiliyor, ilk sözcüğü “Tengri”, yani tanrı, “Türk” adı da anıtta bulunuyor. Ancak Thomsen yazıların birbirine sadece tesadüfen benzediklerinin tezini ortaya koyuyor, aynı yazı malzemeleri kullanılmış diye. Bu tahmin alternatif faktörleri değerlendirmeden gerçek kabul ediliyor. Bunun üzerine yazılar kategorik olarak birbirinden ayrı tutuldu ve ayrı bilim dallarında incelendi. Bu da run yazısının Nazi-Cermen ideolojisinin sembolü olarak kullanılmasına yol açtı. Dolayısıyla savaş sonrası runların araştırılmasının önünde onlarca yıl engel teşkil etti. Ancak yeni binyılda Runoloji yeni bir evreye girdi. Şu anda dört farklı, Fenikeliler’e, Yunanlar’a, Etrüskler’e ve Latin alfabesine işaret eden, dört farklı köken tezleri tartışılıyor. Ancak şimdiye kadar ihmal edilmesiyle vahim sonuçlar doğuran runların Orta Asya veya Türk kökene dayandığı tezi, yazıların sadece karşılaştırılması bile, yeni keşifler için büyük umutlar uyandırıyor.
 
Bence Kuzey Avrupa’daki bulunan en eski runlarla aradaki kronolojik mesafe bu tezin bir zayıf noktası. Yazıların benzerliği nasıl açıklanacağı, bence zor bir bilmece olarak kalıyor.
 
Bu tez bizi en azından Sibirya’daki Türk dil dünyasında bulunan runları dışlamamaya çağırıyor. Bundan yeni bir araştırma alanı kazanılıyor. “Türkler”le erken zamanda kimin kastedildiği ve bu ismin gerçekten ne kadar eski olduğu ve destanlardaki önemli rolü nerden geldiği sorgulanabilir.

Kül Tigin’in anıtı: “Teŋri gibi Taŋrıdan olmuş Türk Bilge Kağan…” Burada konuşan kendini ve kardeşi Kül’ü anıtın üç tarafında Eski Türk yazısıyla övdürdü. Bu iki dilli anıt 732 yılında çin imparatorundan türk prensini onurlandırmak için dikildi. Üstüne kazınılmış olan çin yazıtı 19. yüzyılın sonunda Eski Türk yazısının çözülmesi için en önemli ip ucunu verdi. Bu anıt yaklaşık dört metre büyük, bir buçuk metre geniş ve yarım metre kalın – Resim: Napil Bazylkhan

Aslında benzerlikleri en önemlisi. Araştırmalarıma bunlarla başladım. Yazıların en karakteristik özellikleri aynı. Yazı malzemeleri aynı – taş, kemik, tahta, metal ve Eski Türkçe’de üstelik kağıt. Harflerin benzerlikleri belli. Yazı yönleri iki yazıda da değişken. Ayrıca göze çarpan bir diğer unsur da iki sistemde de üst üste iki nokta gibi noktalama işaretlerinin kullanımının düzensiz olması. Yazı şekilleri de büyük benzerlikler gösteriyor. Bir önemli bulduğum keşif daha, kafiye formları – ve burada özellikle aliterasyon dikkat çekiyor. Aliterasyon Cermen literatürü için tipik  – ve Türkçesi için de. Türk run yazıtları çoğunlukla aynı aliterasyonla başlıyor, örneğin Kül Tigin yazıtının güney tarafında, bir sürü “T”le: “Teŋri Teg Teŋride”. Çoğu zaman dini bir bağlam var, örneğin anıtların çoğu mezar taşı. Ayrıca grafiksel ve morfolojik yanı sıra içeriksel ve kosmolojik benzerlikler soruşturulabilir, özellikle ateş kültüyle ilgili.

Aşağıdaki tablolara dayanan bu karşılaştırmada kısmen değişken yazı yönüne dikkat etmek gerek – Resim: Çağıl Çayır
Resim: Çağıl Çayır
Resim: Çağıl Çayır

Soran Uwe Ebbinghaus.

Çağıl Çayır tarih ve felsefe okudu ve yüksek lisans eğitimini Köln’de karşılaştırmalı araştırma bölümünde devam ediyor.

Konunun karmaşıklığı yüzünden söyleşi yazılı hale getirildikten sonra kaynak notları, birtakım soru ve açıklama eklendi.

Kaynak:

Uwe Ebbinghaus, Das Geheimnis der alttürkischen Runen [Neues von den Germanen 7], ilk yayımlanma tarihi 22.08.2019, ©Frankfurter Allgemeine Zeitung GmbH, Frankfurt. Tüm hakları saklıdır.

Çeviren Çağıl Çayır